BU TELEFON SİZEDE GELMİŞ OLABİLİRDİ,SİZ NE HİSSEDERDİNİZ.BU BİR HİKAYE AMA........?
Gecenin sessizliği, içindeki huzursuzluğu artırıyordu. Balkona çıktı.
Şehir karalık örtüsüne bürünmüş, evlerin tek tük yanan lambaları aydınlığa
yetmiyordu. Gözleri yıldızlara kaydı. Bir mücevher kadar parlak, göz alıcı
yıldızları seyretti. Daldı gitti...
Üç ay önce böyle bir geceydi.
Gecenin sessizliğini bir telefon bozmuştu. O zamanlar her şey yolundaydı.
Hayatında acıyı tatmadan güzel bir yaşam sürmüştü. Her şey, bir trenin raylar
üzerinde gitmesi kadar kolay olmuştu onun için; eğitimi, mesleği, evliliği,
çocuk sahibi olması. Sonsuz bir hayatın; şımarık çocuğuydu, ta ki telefon çalana
kadar…
Ağır adımlarla telefonun
yanına gitti. İçi ürperdi; sebebini bilmiyordu. Ahizeyi kaldırırken, huzurun son
perdesini kapattığını hissetmişçesine ağır hareket ediyordu. Telefonda
beklediğinin aksine telaşlı ya da hüzünlü bir ses yoktu. Tok bir ses ona
kimliğini onaylattı."Evet, benim." diyebildi. Merakla korku karışmıştı. Bu
saatte tanımadığı biri, onun tüm özel bilgilerinin onaylattırıyordu:
<******>******>
—İzmir doğumlusunuz değil mi?" —Evet." —1971 mi?" —Evet." —İlk,
orta, liseyi İzmir de mi bitirdiniz?" —Evet…"
Soruları soranın o kadar
otoriter bir ses tonu ve konuşması vardı ki; neden bunları söylüyorsun, neler
oluyor diye soramadı. Cesaret edemedi. Konuşmanın sonunu merakla bekliyor,
süreyi kısaltmak için onaylama cümlelerini başlarda yaptığı gibi kekelemeden;
ardı ardına sıralıyordu. Resmi bilgilerin dışında; evlendiği gün, sene gibi çok
özel doğru bilgileri de onaylamıştı. Soruların sona yaklaştığını biliyordu.
Çünkü bu sene yaşadıklarını da sormaya başlamıştı. Telefondaki ses, bir süre
sustu, son sorusunu sordu:
—Dün bir araba aldınız değil mi?"
—Artık sizi yakinen
tanıdığımızı ve bir telefon sapığı olmadığımızı sanırım anladınız. Şu ana kadar
sizin hakkınızdaki bilgilerden yanlış olan oldu mu?"
—Hayır."
—Bakın bu bir uyarı telefonu.
Bu bilgiye nasıl ulaştığımızı size açıklayamayacağız ama bir terör örgütünün
kara listesine alınmışsınız. Listede bin kişi var. Öldürülecekleri günün yazılı
olduğu belgeyi ele geçirdik. Ancak katillere görevler, kura usulüyle verilmiş ve
biz katillerin tümünü henüz yakalayamadık. Yakalayacağımızı umuyoruz ama her
ihtimale karşı bu bilgiyi sizinle de paylaşmanın insani bir görev olduğunu
düşündük. Bu listeye göre üç ay sonra; Mart ayının üçünde öldürüleceksiniz. Tabi
biz, sizi seçen katili yakalayamazsak… Konu hakkında bir gelişme olursa; size
döneceğiz. Ama özel bir birim olduğumuz için sizin bize ulaşmanız
imkânsız.
Unutmayın üç ay
sonra…
<******>******>
Unutmayın 3 Mart… İyi
geceler…"
* * *
Telefon açıldığı kadar garip
bir tarzda kapanmıştı. Konuşma bitmişti. Kafasına hücum eden milyonlarca sorudan
birini bile soramamıştı. Nefesi kesildi, ahizeyi tutan elinde gücünün
tükendiğini hissetti. Kalp atışlarının artan sesiyle, kafasındaki yüzlerce ses
yarışırcasına çığlıklar attılar. Korkudan ziyade şaşkınlıktı yaşadığı. Böyle
düşünmemişti. Ölüm onun planlarında hiç olmamıştı ve olmazdı da: Güçlüydü,
sağlıklıydı, varlıklıydı. Neden ölsün ki?
Koltuğa yığıldığında, uykularının kaçtığı gecelerde neler yaptığını
anımsadı. Televizyonu açtı. Merakla iki yıldır takip ettiği dizinin son
bölümünün tekrarı vardı. Misafir olduğu için kaçırmıştı bu bölümü. Ama hayret,
artık ne kadarda anlamsızdı şimdi. Ölüm gerçeği karşısında ne kadar basit ve
ucuzdu. Her akşam en az dört saatini bu anlamsızlıklara bakarak mı harcamıştı?
Kendisini daha da kötü hissetti… Sehpanın üzerinde yıllardır abone olduğu
dergilere gitti eli: Moda dergisi, tasarım dergisi, hobi dergisi, magazin
dergisi, spor gazetesi. Elleri ile hızlıca taradı dergileri. Yıllardır
başkalarının kurgu hayatlarını izleyerek ve okuyarak ne çok zaman kaybetmişti.
Kendini zeki zannediyordu; yanıldığını anlaması için ölümünün gelmesini
beklemişti.
Çocukların odasına gitti.
Uyuyorlardı. En son ne zaman öpmüştü onları? Ne zaman onların gözlerine bakmıştı
en son? Anımsayamadı. Hep çok işi vardı. Zamanını kimler için harcamış ama bu
çocuklardan esirgemişti. Öpmeye bile utandı bu düşüncelerle, hep dik duran
bedeni çökmüş, kafası önde çıktı odadan…
Eşiyle paylaşmak istedi
duygularını ve korkularını. Uyuyan eşine baktı. Onunla sıkıntılar, kavgalar ve
yapılacaklar dışında bir şeyi paylaşmadığını anımsadı. Son yıllarda kavgaları
gittikçe artmıştı. Onun gitmek istediği yere kendisi gitmek istemiyor;
kendisinin yapmak istediklerine de o karşı çıkıyordu. Evlilikleri bir mücadele
alanına dönüşmüştü. Uzlaşmayı yitirmişler, duygularını köreltmişler, maddi
ihtiyaçlar için beraberliklerine devam etmişlerdi. Bu kadar yıl sonra paylaşılan
ilk duygu, bu mu olmalıydı? Aslında ölmeden, eşini kaybetmiş olduğunu anladı. Ve
bu süreçte kendisinin hiçbir çaba sarf etmediğini… Ölmeden kaybetmişti hayatını
aslında ve bunu ölmeden önce anlamak yıkmıştı.
<******>******>
Bir an gözleri parladı. Bu
kadar umutsuz olmamalıydı, O İslam dinine inanıyordu, yani ölümden sonra hayat
vardı. Ölüm bir son değil, başlangıçtı. Ama… Gözleri parladığı gibi çabucak
söndü. İslam dinine inanıyordu ama dine ayıracak hiç zamanı olmamıştı ki. Emekli
olabilseydi namaz kılabilirdi belki. İş temposunu düşürebilir diye biraz da çok
sevdiği sigarasından ayrılmak zor olur diye oruç da tutmamıştı. Bu sene hac
zamanı da geçmişti.. Tutunacak dallarını bir bir kırmıştı kendi elleriyle.
Mazeret üretme merkezi bile çalışmıyordu. Ne diyecekti Rabbine? Hasta değildi,
tutuklu değildi, cahil değildi. Nasıl düşünemedim dedi kendi kendine. Dil sustu,
gözyaşları süzülürken yanaklarına; merakla korkunun terk ettiği bedenini acı ve
pişmanlık sarmıştı.
* * *
Yıldızlar, gece ve sessizlik… Bu üçü
alıp götürmüştü üç ay öncesine. Bir daha aynı ses tarafından aranamamıştı. Yarın
Martın üçüydü. Beklenen gündü. Üç ay önce olsa kendisini bir karakola atar ve
günün bitmesini beklerdi. Ama üç ay önce olsaydı. Şimdi ise içindeki tek
huzursuzluk; telafi edemediğine inandığı geçmişindeki hatalar ve günahlarıydı.
Ölümden duyduğu korku gitmiş, yerini üç aydır yeniden tanıdığı ve çok sevdiği
Rabbine karşı duyduğu derin bir mahcubiyet almıştı.
Bu üç ay, onun hayatının bütünleme sınavları olmuştu sanki. Eşiyle
yakınlaşmış, eskiden tartışma konusu olan olayların ne denli küçük ve hoş
görülebilir olduğunu görmüştü. Çocuklarıyla oynamış, onlara hayatları boyunca
faydalanacakları nasihatler vermişti. Artık akşamları ailece iple çeker
olmuşlardı. Yemek masasında başlayan sohbet, uykusuz gecelere kapı açmış,
birbirlerini sevmişlerdi. Hep ertelediği bir işi yapmıştı. Kuranı Kerim okumayı
öğrenmişti. Okuduğu her kelime ile yılların çaktığı sıkıntı çivileri ve
tereddütler bir bir sökülmüştü. Anlamını okudukça yıllarca nefsi ile aslında
hayatını ne denli zorlaştırdığını görmüştü. Üşüdü. Balkondan içeri girdi. Gece
namazı kılmak için seccadesini açtı. Belki son namazıydı. Azrail'in nefesini
arkasında hissederek sığındı Rabbine. Secdeye gittiğinde uzun uzun ağladı. Selam
verirken hayatının belki bu son gününde yüzünde teslimiyetin huzuru vardı.
<******>******>
Telefon çaldı. Gecenin
sessizliği, içindeki huzur, bedenindeki teslimiyet birdenbire sarsıldı. Dona
kaldı. Yine gece yarısıydı. Telefon hala çalıyordu. Yerinden kalkmadı.
Telefondaki sesin aynı ses olmasından korktu. "Katiller yakalandı." demesinden
ve eski hayatına dönmekten korktu. Aynı koşturmacanın, huzursuzlukların,
başıboşluğun başlamasından korktu. Kararını verdi: Bilmek istemiyordu. Tıpkı
Rabbinin emrettiği gibi; artık gelen her günü ölebileceği gün, her kıldığı
namazı son namazıymış bilecek ve herkese sanki yarın ölecekmiş gibi hoşgörüyle
ve sevgiyle bakacaktı.
Telefon çaldı, uzun uzun
çaldı… Ayağa kalktı, telefonun fişini çıkardı. Saatini sabah ezanına kurup
çocuklarını öperek sevdiği eşinin yanına uzandı. Nimetleri için Rabbine
şükrederek gecenin kollarına huzurlu bedenini bıraktı…
HAVVA POLAT -------------------------------------------------
"Ilahi Ente Maksudi ve Ridake
Matlubi"
Ya Rabbi, Benim Maksadim Sensin, Ben Senin
Rizani istiyorum
|